ABUKLAMA 8- Rambo ve Oblomov'un dramı.

     8- Rambo'nun Vietnam Savaşı boyunca don giymediğine yemin edebilirim, ama ispatlayamam. Zira giyseydi eğer ter, çamur ve sidikten sırılsıklam olacak iç çamaşırları pişiklere hatta ve hatta birtakım enfeksiyonlara yol açabilirdi. Amerikalıların da standart kumanyalarına Hametan koyduklarını çok zannetmiyorum. Zaten bedeni konusunda oldukça liberal davranan komandomuzun da böyle bir endişesi olmazdı gibi geliyor. Fakat Rambo'nun iç çamaşırı politikasından daha çok canımı sıkan şeyler var filme dair. Bence her savaş filmi -Rambo'nun aksine ölümsüz herif ta ta ta ta ta- sembolik de olsa bir ölümle son bulmalı. Onca kan, vahşetin vardığı nokta bir bayrak, havalı bir fon müziği ve haddinden fazla nama nail olmuş kahramanımızın muzaffer edasıyla ufuğu süzmesi olmamalıydı: olayın anlam ve önemine aykırı. Savaş bu Borusan reklamı değil ki. Yere düşen mermi kovanlarının haddi hesabı yok, ne bileyim garip işte. Velhasılı Rambo ölmedi, kalbimizde yaşıyor ama keşke ölseydi.

    Fakat bütün bu tantananın arkasında yatan şeyi artık biliyorum. What is this? This is a pencil. What is a pencil kardeş bi de onu de hele. Yok. Kalemi yazı yazmaya yarayan gereç diye tanımlıyoruz. Yazı yazmaya yaramayan kalemi ne sanıyoruz peki? Demem o ki olay ve de olguları kafamızda biçimlendirirken onlara ve sadece onlara haiz özelliklerini o kadar temele koyuyoruz ki ikincil ve tamamlayıcı özelliklerine saygı bile duymuyoruz. Bazen de tam aksi biçimde sadece -kaç tane olursa olsun- sıfatlarını bildiğimiz şeyleri tanıdığımızı sanıyoruz. Bu bir rasyonalizm eleştrisi: bir tek insan böylesi düşünebiliyor diye insanın işi gücü düşünmek olmak zorunda değil. Yani biz Tahir'i sevdası yüzünden tanıyoruz diye Tahir sevmeseydi hiç ne kaybederdi Tahirliğinden. Bu arada Tahir Hasan Sabbah'ın keş müritlerinden biriydi o da ayrı mevzu. Zühre'yi cennette görmüş bak hele sen şu işe. Sanat sepet bilim falan filan... Bir ayarımız yok.

    Ulan Salome sen yok musun hınzır kadın. Ya da Tomris. Önce şunu düşünelim: nedir kutsal olan? Duygular mı yoksa onları ifade edişimiz mi? İfade edişimizin daha kutsal olduğuna dair bir konsensus olduğuna eminim. O halde karısını döven Cemal Süreya'ya ne demeli? Felsefe bu yüzden anlam arayışına yeterli bir cevap vermekten uzak, fazla sistemli. Analiz etmekle anlaşılabilecek bir şey olmadığı kanısına vardım yaşamın zira bir anlamı olduğu fikrinden de gitgide uzaklaşıyorum. Zaten bir anlamı olmak zorunda da değil. Sanki bütün sıfatlarını tanıma iliştirecek bir sistem kurmanın imkansızlığı bizi genel kompozisyona yöneltmeli. Yaşam yaşanan şeydir ve bu tanım kaç takla atarsan at eksik olmak zorundadır.

    İşte tam da bu yüzden şalgam vegan kefiridir. Bu yüzden yazılan çizilen her şey konusundan daha çok yazılan çizilen şeylerdir. Jon Snow gibi ortasındayız ömrün. Bu cümleyi Beşiktaş'ta bir parkta birbirine sırnaşan iki ördekten duydum. Yazmak zorunda hissettim ama siz anlamak zorunda hissetmeyin: her şey kadar anlamlı çünkü bunlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

3 orta boy domates

2 Yemek Kaşığı Sıvı Yağ

afterlife